2 saat önce
Merhaba sevgili okuyucu,
Bugün seninle biraz dertleşmek, biraz da ufkumuzu dijital dünyanın o parıltılı ama bir o kadar da soğuk sınırlarına doğru genişletmek istiyorum. Biliyorsun, sabah uyanıyoruz ve hayatımıza yepyeni bir "Yapay Zeka" modeli girmiş oluyor. Kimi bizim yerimize saniyeler içinde fotoğraflar üretiyor, kimi besteler yapıyor, kimi ise daha önce hiç var olmamış ultra gerçekçi videolar üretiyor. Hatta Boston Dynamics’in o meşhur robotlarının nasıl kusursuzca parkur yaptığını, müzik eşliğinde nasıl senkronize dans ettiğini ağzımız açık izliyoruz.
Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerlerken, yıllarını dans salonlarında, stüdyolarda ve sahnelerde geçirmiş bir antrenör, bir araştırmacı, bir dansçı olarak kendime şu soruyu sormadan edemiyorum: Peki ya bizim geleneksel danslarımız? Bir gün bir robot veya holografik bir yapay zeka, sahneye çıkıp bizim Anadolu köylü danslarımızı kusursuz bir şekilde oynayabilir mi? Gelecekte sahnelerde terleyen insanların yerini, pilleri hiç bitmeyen dijital dansçılar mı alacak?
Cevabımı hemen baştan vereyim: Belki hareketleri milimetrik bir kusursuzlukla kopyalayabilirler ama asla "oynayamazlar". Neden mi? Gelin, sahne sanatlarının ve Anadolu halk kültürünün o en sihirli kelimesinin, yani "Tavır" kavramının derinliklerine inelim.
Dijital dünyanın ve algoritmaların temel amacı nedir? Hatayı sıfıra indirmek ve kusursuzluğa ulaşmak. Bir robot kolunu kaldırdığında, o kol tam olarak programlandığı açıda, örneğin tam 90 derecede durur. Ne bir milim eksik, ne bir milim fazla.
Ancak geleneksel sahne dansları ve halk oyunları, balenin o katı geometrik kusursuzluğundan çok farklı bir temele dayanır. Bizim danslarımızda matematik değil, "yaşanmışlık" vardır. Bir oyuncunun sahnede adımını atarken dizini büküşü, omzunu düşürüşü veya bakışlarını yere eğişi bir cetvelle ölçülemez. Çünkü o hareketin içinde, yüzyıllardır o topraklarda çekilen acılar, edilen yeminler, kaldırılan hasatlar ve sevdalar gizlidir. İnsanın o anki nefesi, yorgunluğu, heyecanı ve evet, minik kusurları o dansı "gerçek" yapar. Yapay zekanın sahip olmadığı tek şey de işte bu "insani kusurun sıcaklığıdır."
Halk oyunları camiasında bizim en çok kullandığımız kelimelerden biri "Tavır"dır. Bir öğrenciye bir adımı öğretirken saatlerimi harcayabilirsin. Adımı doğru basabilir, ritmi tam zamanında yakalayabilir. Ama eğer o adımı atarken ruhunu bedenine yansıtamıyorsa, ona "Adımı yapıyor ama tavrı eksik" dersin.
Peki, nedir bu tavır? Tavır; bir hareketi "nasıl" yaptığınızdır.
İşte yapay zekâ, ayağını nereye basacağını 1 ve 0'larla hesaplayabilir ama o omuza o "neşeyi" yükleyemez. Çünkü kodların vatanı yoktur; ama tavrın bir memleketi vardır.
Anadolu köylü danslarının kökenine baktığımızda, hepsinin bir varoluş mücadelesinden, bir ritüelden veya toplumsal bir olaydan doğduğunu görürüz. Danslarımız düğünlerde sevinçle oynandığı kadar, gidenin ardından yakılan bir ağıtın, kaybedilen bir savaşın hüznünün de bedene yansımış halidir.
Bir algoritma acı çekebilir mi? Ürünü tarlada kaldığı için üzülebilir mi? Sevdiğine kavuşamadığı için içi yanabilir mi? Hayır.
Eğer dansı var eden şey duygularsa, duygudan yoksun bir makinenin yapacağı şey dans etmek değil, sadece "hareket etmektir". Sahnede bir halk oyunu sergilenirken, seyirci ile dansçı arasında görünmez bir bağ kurulur. Biz sahnede ter dökerken, seyircinin gözünde beliren o nemi, o tüylerin diken diken olma anını hissederiz. Bu, iki insanın (icracı ve izleyicinin) aynı tarihi ve kültürel kodları paylaşmasından kaynaklanan muazzam bir enerji transferidir. Hiçbir yapay zeka, seyirciye bu ruhsal transferi yapamaz.
Peki, teknolojiye ve yapay zekaya tamamen sırtımızı mı döneceğiz? "Biz gelenekselciyiz, dijitale karşıyız" deyip kapılarımızı mı kapatacağız? Kesinlikle hayır.
Sahne sanatlarıyla uğraşan biri olarak, teknolojinin bize sunduğu nimetleri reddetmek en büyük hata olur. Yapay zekayı sahnede bizim yerimize dans etmesi için değil, dansımızı daha iyi anlatmak için kullanmalıyız.
Örneğin;
Yani yapay zeka sahnede başrol oyuncusu değil, harika bir "sahne arkası asistanı" olmalıdır.
Sevgili okuyucu, dünya ne kadar dijitalleşirse dijitalleşsin, piksellerin çözünürlüğü ne kadar artarsa artsın, insanın o ham, o organik ve duygusal yapısına olan ihtiyaç asla bitmeyecek. Hatta her şeyin bu kadar yapaylaştığı bir çağda, "gerçek ve samimi" olana duyduğumuz özlem daha da artacak.
Geleneksel sahne danslarımız ve Anadolu'nun o kadim oyunları, bizi dijital soğukluktan koruyan en sıcak sığınaklarımızdır. Bir gün robotlar dünyanın en zor koreografilerini milimetrik bir hatasızlıkla sergilese bile, sahnenin tozu hala o çamurlu çarıkların, nasırlı ellerin ve terleyen alınların hakkı olmaya devam edecek.
Çünkü adımları bilgisayarlar hesaplayabilir ama tavrı ancak "insan" koyar.
Sanatla ve hep aynı samimiyetle kalmanız dileğiyle...
Saygılarımla,
İbrahim AVCI