4 saat önce
Merhaba sevgili okuyucu,
Bugün seninle en büyük iç hesaplaşmalarımdan birini paylaşacağım. Bir gösteri gecesini gözünün önüne getirmeni istiyorum... Müzik başlıyor, salon zifiri karanlık, aniden yanan spot ışıklarının altında otuz iki kişilik bir ekip, tek bir insanmış gibi kusursuz bir senkronizasyonla hareket ediyor. Kollar milimetrik olarak aynı açıda kalkıyor, ayaklar aynı salise içinde yere vuruyor. Salondan büyük bir alkış kopuyor.
Peki, ben kuliste ya da seyirci koltuğunda, o alkışları dinlerken içimden hangi soruyu soruyorum biliyor musun? "Biz şu an atalarımızın oynadığı oyunu mu oynuyoruz, yoksa onların duygularını modern bir kalıba mı sokuyoruz?"
Anadolu köylü dansları, doğduğu topraklarda alabildiğine özgür, kuralsız, hatalara açık ve tamamen duygu odaklıdır. Ancak bu doğal mirası alıp şehirdeki devasa salonlara, jürilerin karşısına ve karanlıkta oturan binlerce seyircinin önüne taşıdığımızda mecburen bazı estetik ameliyatlar yapmak zorunda kalırız. İşte sanat dünyasında bu ameliyatın adına "stilizasyon" diyoruz.
Peki, harman yerinin tozunu yutmuş o otantik dans, parlak zeminli sahnelerde icra edilmeye başlandığında ruhundan ne kaybeder? Görselliği ve izlenebilirliği artırırken, samimiyeti ve o toprağa ait olma hissini kurban mı ediyoruz? Gelin bugün, geleneksel sahne dansları dünyasındaki o bitmek bilmeyen "evrim mi, kültürel yozlaşma mı?" tartışmasına çok daha yakından, terin ve tozun birbirine karıştığı o köklerden bakarak başlayalım.
"Otantik" kelimesi, aslına uygun olan, kaynağındaki gibi saf, müdahale edilmemiş ve kendi doğal akışında var olan anlamına gelir. Bir köy düğününü, bir hasat sonu eğlencesini, bir yayla şenliğini veya köy meydanındaki bir asker uğurlamasını hayal etmeni istiyorum. Orada oynanan oyunun temel amacı izlenmek, estetik görünmek veya bir jüriden yüksek puan almak değildir; tek bir amaç vardır: O anki coşkuyu, hüznü veya toplumsal birliği iliklerine kadar yaşamak.
Otantik dans formlarında, bugün sahnelerde gördüğümüz o katı sahne geometrisi veya kusursuz çizgiler yoktur. Oyuncular boy sırasına göre veya fiziksel özelliklerine göre dizilmezler. Kolların tam 90 derece açıyla kalkması veya herkesin bacağının aynı hizada olması gibi bir dert, köy meydanındaki insanın aklının ucundan bile geçmez.
Bir halay sırasını düşünün; yetmiş yaşındaki beli bükük bir amca kendi ritmiyle ağır ağır sallanırken, hemen yanındaki yirmi yaşındaki genç, kanının deli akışıyla yeri göğü inletebilir. İkisi de aynı davulun sesini duyar ama bedenleri, kendi yaşanmışlıklarına, acılarına ve enerjilerine göre farklı tepkiler verir. Dışarıdan, modern bir koreografın gözüyle bakıldığında bu bir "uyumsuzluk" veya "hata" gibi görünebilir. Oysa o meydandaki en büyük ahenk tam olarak budur. Çünkü orada amaç "kusursuz görünmek" değil, "birlikte var olmaktır". Ruhlar birleşmiştir, bedenlerin farklılıkları sadece o zenginliğin bir detayıdır.
Otantik ortamda "kostüm" diye bir kavram yoktur; sadece "kıyafet" vardır. İnsanlar tarlada giydikleri yamalı şalvarla, ayaklarındaki çamurlu kara lastikle, yün çorapla veya günlük mintanlarıyla oyuna kalkarlar. Kıyafetin bu denli günlük ve işlevsel olması, dansın anatomisini ve hareketlerini doğrudan etkiler.
Örneğin, üzerinizde ağır bir kışlık aba varken kollarınızı çok yükseğe kaldıramazsınız; hareketleriniz mecburen daha dar ve yere yakın olur. Şalvarınızın ağı genişse adımlarınızı ona göre atarsınız. Ter kokusu, rüzgârın yüze çarpması, kalkan toz ve toprak, o dansın en doğal, en eşsiz makyajıdır. O an orada olan her şey gerçektir; hiçbir şey "gibi yapmak" üzerine kurulmamıştır.
Ancak zaman ilerledi, Cumhuriyet kuruldu, köyden kente göçler hızlandı. Anadolu insanı şehirlere gelirken, o derme çatma valizlerinin içinde kültürlerini, türkülerini ve danslarını da getirdi. Köy meydanlarındaki bu muazzam kültürel hazine, şehirli, eğitimli ve "izlemeye" gelmiş seyirciye sunulmak üzere kapalı salonlara, yani "sahneye" taşınmaya başlandı.
İşte kırılma noktası tam burasıdır. Köydeki bir halayı, kapalı bir tiyatro salonunda bilet alıp koltuğuna oturmuş, karanlıklar içindeki pasif bir seyirciye aynen sunamazdınız. Seyirci izlenebilirlik, görsellik, akıcı bir tempo ve bir hikâye akışı bekliyordu. İşte bu beklentileri karşılamak için, stilize dans nedir sorusunun cevabı olan o büyük estetik dönüşüm hayatımıza girdi.
Köy meydanındaki o içe dönük, yuvarlak ve samimi çember, sahnede mecburen "seyirciye dönük" olmak, yani açılmak zorundaydı. Artık oyuncular, dans ederken birbirlerinin gözünün içine, o derin bağa değil; karanlık salondaki seyircinin yüzüne bakmak durumundaydı.
Sahnelemeli halk oyunları dediğimiz bu yeni disiplin, matematiksel bir kesinlik gerektiriyordu. O kuralsız ahengin yerini kareler, üçgenler, çapraz geçişler, daireler ve V formasyonları gibi ince hesaplanmış koreografik çizgiler aldı. Oyuncuların boyları eşitlendi, kolların aynı milimetrik açıyla kalkması için saatlerce, günlerce ayna karşısında yorucu provalar yapıldı. Dans, toprağa ait bir ritüel olmaktan yavaş yavaş uzaklaşıp, izlenebilir bir "gösteri sanatına" dönüştü.
Bu evrimin en keskin, en acımasız ve en dönüştürücü yaşandığı yerler şüphesiz halk oyunları yarışmaları oldu. Bir kültürü diğer bir kültürle yarıştırmak doğası gereği zordur, ancak yarışmaların doğası bir "standart" belirlemeyi emrediyordu.
Hakemlerin adil bir şekilde puan verebilmesi için, uçsuz bucaksız ve yöreden yöreye değişen oyunların belirli bir süreye (örneğin 8-10 dakikaya) indirilmesi, kıyafetlerin tek tip ve pırıl pırıl olması, en önemlisi de hareketlerin kusursuz bir senkronizasyonla yapılması gerekiyordu. Düşünün ki, bir köyde gidenin ardından yakılan bir ağıtın dansı, sahnede jüriden "tam puan almak" için kusursuz bir şekilde icra edilmeye başlandı. Bu rekabet ortamı, fiziksel ve teknik olarak muazzam ötesi dansçılar yetiştirdi; ancak oyunların içindeki o bireysel ruhu, o eşsiz acıyı törpüleyip, herkesi birbirinin estetik birer kopyası haline getirme tehlikesini de beraberinde getirdi.
Bu işe yıllarını vermiş bir kültür emekçisi olarak bu dönüşümü tamamen "kötü" veya tamamen "iyi" olarak etiketlemekten hep kaçınmışımdır. Acaba bu yaşanan bir kültürel yozlaşma mıdır, yoksa sanatın zaman içindeki kaçınılmaz bir evrimi mi? Gelin, kazandıklarımızı ve kaybettiklerimizi hakkaniyetli bir teraziye koyalım.
Eğer sahneleme, koreografi ve stilizasyon olmasaydı, o eşsiz oyunların birçoğu köy meydanlarında yaşlıların vefatıyla birlikte toprağa gömülüp unutulacaktı. Stilizasyon sayesinde, sadece kendi yöresinde bilinen ufak bir oyun, tüm Türkiye'ye ve hatta dünyaya tanıtıldı. Yurt dışındaki uluslararası festivallerde, geleneksel sahne dansları ekiplerimiz inanılmaz görsel şovlarla ayakta alkışlandı, kültürümüz evrensel bir dille kitlelere aktarıldı. Estetik kaygı, sahne ışığı, profesyonel müzikal düzenlemeler ve özenle hazırlanan kostümler sayesinde halk oyunları, "sadece köylülere ait bir eğlence" algısından sıyrılıp saygın bir sanat dalı olarak devlet konservatuvarlarına, üniversitelerin akademik kürsülerine girdi. Yeni nesil, gençler bu modern ve estetik yapı sayesinde kendi öz kültürüne yeniden ilgi duymaya başladı.
Peki ya o terazinin diğer kefesi? Maalesef en büyük kaybımız, bizim camiamızda sıkça kullandığımız o sihirli kelime oldu: "Tavır".
Sahnede kusursuzluğu, o jilet gibi çizgileri ararken, insanın o doğal hatasını, yaşanmışlığını ve hüznünü yok ettik. Robotik bir senkronizasyon uğruna, dansın içindeki terin kokusunu kurban ettik. Yarışmalarda şampiyon olan bir ekibin pırıl pırıl oyuncusu sahnede kusursuz adımlar atabilir, en zor figürleri nefes almadan yapabilir; ama kendi köyünde, bir arkadaşının düğününde davul çaldığında utanıp oyuna kalkamayabilir. Çünkü ona "doğaçlama oynamak, hissettiği gibi adım atmak" değil, "ezberlenmiş, kuralları konmuş bir koreografiyi mükemmel yapmak" öğretilmiştir. Bedeni kusursuzdur ama o an ruhu özgür değildir.
Sevgili okuyucu, zaman ne geriye sarılabilir ne de durdurulabilir. Bugün kimseye "Sahnelere çıkmayın, yarışmaları bırakın, sadece tarlada tozun toprağın içinde oynayın" diyemeyiz. Sanat her zaman evrilecektir, form değiştirecektir ve çağa ayak uyduracaktır.
Ancak bizim asli görevimiz; o ince, o bıçak sırtı çizgiyi koruyabilmektir. Seyirciye görsel bir şölen, estetik bir koreografi sunarken; o oyunun yüzlerce yıl önce neden yaratıldığını, hangi acıdan, hangi savaştan veya hangi büyük sevinçten doğduğunu oyuncunun gözlerine, omuzlarına ve adımlarına yerleştirebilmektir.
Eğer sahnede, o ütülü kostümlerin içinde terleyen, ışıkların altında parlayan bir oyuncunun gözünde; harman yerindeki o seksen yaşındaki amcanın coşkusunu, bilgeliğini ve samimiyetini bir an bile olsa seyirciye geçirebiliyorsak, işte o zaman hem "otantik" olanın ruhunu korumuş hem de modern çağın sahnesine hakkıyla imzamızı atmış oluruz.
Sahnede ışıklar ne kadar parlak olursa olsun, adımlarımızın altındaki o görünmez toprağı her zaman hissetmek dileğiyle...
Saygılarımla,
İbrahim AVCI