2 saat önce
Merhaba sevgili okuyucu,
Sahnenin ışıkları kapanıp sadece tek bir spot ışığı dansçının üzerine düştüğünde, salondaki o derin sessizliği bilirsiniz. Birazdan davulun o tok sesi duyulacak, zurna ortalığı yırtacak ve dansçı tüm heybetiyle ilk adımını atacaktır. Bir halk oyunları antrenörü ve araştırmacı olarak, sahnede izlediğim veya bizzat icra ettiğim her oyunda, o ilk adımla birlikte zamanın durduğunu hissederim. Çünkü o adım, sadece o ana ait değildir.
Çoğumuz geleneksel sahne danslarını, görsel bir şölen, bir eğlence aracı veya kültürel bir nostalji olarak izliyoruz. Estetik kostümlere, senkronize hareketlere ve müzikal coşkuya odaklanıyoruz. Ancak işin mutfağında, tarihin o tozlu ve gizemli sayfalarında bambaşka bir gerçek yatıyor. Bizim bugün "dans" dediğimiz şey, atalarımız için bir zamanlar din, büyü, dua ve bir hayatta kalma rehberiydi.
Bugün seninle zaman makinesine binip binlerce yıl geriye, İslamiyet öncesi Türk tarihine, Orta Asya’nın uçsuz bucaksız steplerine gideceğiz. Oradan yola çıkıp Anadolu’nun köy meydanlarına uzanacak ve sahnede gördüğümüz o estetik figürlerin arkasında yatan Şamanik ritüellerin ayak izlerini süreceğiz. Hazırsan, ateşin etrafındaki çemberimize katıl.
Eski Türk inanç sistemine, yani Şamanizme (veya Tengriciliğe) göre evren üç katmandan oluşur: Gök (Yukarı Dünya), Yer (Orta Dünya) ve Yeraltı (Aşağı Dünya). İnsan bu üç dünya arasında bir denge kurmak zorundaydı. Doğadaki her şeyin; dağın, nehrin, ağacın ve kurdun bir ruhu (İyesi) vardı.
İşte bu ruhlarla iletişime geçebilen, transa girerek hastalıkları iyileştiren, avın bereketli geçmesi için doğaüstü güçlerden yardım isteyen kişilere "Kam" veya Batı dünyasının deyimiyle "Şaman" denirdi. Şamanlar bu iletişimi kurarken kelimeleri değil; ritmi, müziği ve bedeni kullanırdı. Yani ilk dansçılarımız aslında rahiplerimiz ve şifacılarımızdı. Zamanla bu ritüeller dinsel bağlamından koptu, toplumsallaştı ve nesilden nesile aktarılarak bugünkü Anadolu köylü danslarının temel figürlerine dönüştü.
Peki, sahnede gördüğümüz hangi hareket, geçmişte hangi inancın karşılığıydı?
Hangi yöremizin oyununa bakarsanız bakın; ister Ege'de dizin yere sertçe vurulması olsun, ister Halay'da ve Horon'da ayakların yeri dövmesi olsun... Ortak bir özellik görürsünüz: Toprağa sert basmak.
Modern bir koreograf bunu "ritim tutmak" veya "güç gösterisi" olarak açıklayabilir. Ancak Şamanik kökenlere indiğimizde bunun muazzam iki anlamı vardır:
Sahnede bir dansçı dizini veya topuğunu yere vurduğunda, aslında binlerce yıl öncesinin o koruyucu duasını farkında olmadan tekrar etmektedir.
Zeybek oynayan birini veya semah dönen bir canı gözünüzün önüne getirin. Kollar iki yana, gökyüzüne doğru kocaman açılır. Aynı şekilde Alevi-Bektaşi Semahlarında da bir elin ayası gökyüzüne (Hakk'a), diğer elin ayası yeryüzüne (Halka) dönüktür.
Bu yukarıya doğru uzanış, sadece "kartal veya şahin" taklidi değildir. Şamanizmde en büyük kutsal güç, yukarıda olan Gök Tengri'dir. İnsanın ellerini gökyüzüne doğru açması, yukarı dünyadaki iyi ruhlardan güç alma, onlara yakarma ve göksel enerjiyle yıkanma arzusudur. Yere ne kadar sağlam basıyorsak, gökyüzüne de o kadar güçlü uzanmak zorundayızdır. Çünkü insan, yer ile gök arasındaki o kutsal köprüdür.
Halay çekerken coşkunun en zirveye ulaştığı anı hatırlayın. Ekip başı veya oyuncular birden "Tey tey tey!", "Haydi!" veya "Hoppa!" diye bağırır. Bazen yırtıcı bir ıslık çalınır. Bugün bunu sahnede sadece "coşku ve gaza gelme" olarak adlandırıyoruz.
Oysa eski çağlarda doğada hayatta kalmaya çalışan insan için sessizlik, tehlike demekti. Şamanlar ritüel sırasında trans hali yaşarken hayvan sesleri çıkarır, bağırır ve demir objeleri birbirine vurarak gürültü yaparlardı. Amacı çok netti: Kötü ruhları korkutup kaçırmak. Bir oyun sırasında atılan o içten nara, aslında içimizdeki karanlığı, günlük hayatın stresini söküp atma ve etrafımızdaki negatif enerjiyi temizleme işlemidir. Sesimizle mekânın aurasını değiştiririz.
Anadolu danslarının büyük bir çoğunluğu düz bir çizgiden ziyade "Çember" veya "Yarım ay" formunda oynanır. Neden köşeli değil de yuvarlaktır formlarımız?
Çünkü çember, güneşin, ayın ve evrenin sonsuz döngüsünün sembolüdür. Eski ritüellerde kamlar, ortada yanan kutsal bir ateşin etrafında dönerek ayin yaparlardı. Ateş, en büyük arındırıcıydı. Bugün ortada fiziksel bir ateş yanmasa bile, köy meydanında kurulan o Halay çemberinin veya Bar sırasının ortasında görünmez bir "kutsal merkez" vardır. Çember olmak, birbirimizi korumaya almak, eşitlenmek ve evrenin sonsuz döngüsüne uyum sağlamaktır.
Sevgili okuyucu, tarih sadece eski kitapların sayfalarında veya yeraltından çıkarılan çömleklerde yazmaz. Tarih, aynı zamanda bedenimizin kas hafızasında, attığımız her adımda ve dudaklarımızdan dökülen her nidadadır. Bedenimiz, yaşayan, nefes alan ve hareket eden en büyük tarihi müzedir.
Bizler geleneksel kıyafetlerimizi giyip o sahneye çıktığımızda veya bir düğün meydanında omuz omuza verdiğimizde, aslında sadece "oynamıyoruz". Bizler, binlerce yıl önce Orta Asya steplerinde ateşin etrafında dönen atalarımızın duasını tamamlıyoruz. Onların gökyüzüne attığı o sessiz çığlığı, bugün modern zamanın yankılarıyla birleştiriyoruz.
Bir sonraki sefer bir halk oyunu ekibini izlediğinizde, sadece o rengarenk kostümlere veya kusursuz senkronizasyona bakmayın. Oyuncunun yere vurduğu o ayağında uyanan toprağı, havaya kalkan kollarında gökyüzünün sonsuzluğunu ve attığı narada binlerce yıllık bir inancın ayak seslerini duymaya çalışın.
Emin olun, o zaman dansın sadece bir eğlence değil, insanlığın en kadim dili olduğunu çok daha derinden hissedeceksiniz.
Sevgiyle, tarihle ve hep o kadim ritimle kalın.
Saygılarımla,
İbrahim AVCI