3 hafta önce
Merhaba sevgili okuyucu,
Bugün seninle biraz zaman yolculuğuna çıkacağız, biraz da coğrafyalar arası mekik dokuyacağız. Ama merak etme, bilet alman gerekmiyor; bir kahve alıp arkana yaslanman yeterli. Blogumda genellikle teknik detaylara, tarihin tozlu sayfalarına dalarız ama bu sefer, yıllardır içinde olduğum, sahnede ter döktüğüm ve öğrencilerime öğretirken her seferinde tüylerimin diken diken olduğu bir konuya; dansın "görünmeyen" yüzüne odaklanmak istiyorum.
Çoğumuz halk oyunlarını düğünlerin neşesi veya festivallerin renkli bir parçası olarak görürüz, değil mi? Oysa ben, bir halk oyuncu olarak kameranın vizöründen veya sahne ışıklarının altından baktığımda bambaşka bir şey görüyorum. Tarih boyunca ezilenlerin, sesi kısılanların ve özgürlüğü elinden alınanların "beden diliyle yazdığı" en güçlü manifestodur dans.
Gelin, bugün sınırların ötesine geçelim. Sizi Brezilya’nın arka sokaklarından alıp, kendi toprağımıza, Ege’nin zeytinliklerine getireceğim. Bu yazıda, dansın sadece estetik bir figür değil, nasıl bir "kimlik mücadelesi" olduğuna ve iki farklı kıtanın isyankarlarının nasıl aynı dilde konuştuğuna şahitlik edeceğiz.
Hiç düşündünüz mü; bir insan neden dans eder? Mutluluktan mı? Evet. Peki ya öfkeden? Ya çaresizlikten?
Sosyolojik okumalarım ve araştırmalarım sırasında hep şu gerçekle yüzleştim: Baskı altındaki toplumlar, kendilerini ifade etmek için kelimelerden fazlasına ihtiyaç duyar. Kelimeler yasaklanabilir, kitaplar toplatılabilir, şarkılar susturulabilir. Ama beden? Bedenin hafızası silinemez.
Tarih boyunca egemen güçler; halkın silahlanmasını, örgütlenmesini yasaklamıştır. İşte tam bu noktada sanat, benim "tarihin en zeki kamuflajı" dediğim kimliğe bürünür. Bir ritüel veya oyun gibi görünen hareketler, aslında savaşçıların talimi, halkın moral kaynağı ve isyanın sessiz provasıdır.
Bu durumun dünya üzerindeki en büyüleyici iki örneği ise şüphesiz Brezilya'nın Capoeira'sı ve bizim Ege'nin gururu Zeybek'tir.
Sizi 16. yüzyıla, Brezilya topraklarına götürmek istiyorum. Afrika’dan koparılıp getirilmiş, zincire vurulmuş, insanlık onuru ayaklar altına alınmış köleleri hayal edin. Ellerinde silah yok, özgürlük yok, umut ise pamuk ipliğine bağlı. Peki, bu insanlar eli silahlı efendilere karşı kendilerini nasıl savunacaktı?
Cevap, Brezilya topraklarında doğan melez bir sanatta gizliydi: Capoeira.
Ben Capoeira'yı ilk incelediğimde, onun sadece bir dövüş sanatı veya sadece bir dans olmadığını fark etmiştim. O, hayatta kalma sanatıdır. Köleler, fiziksel güçlerini korumak ve dövüş teknikleri çalışmak zorundaydı. Ancak bunu açıkça yaparlarsa cezası ölümdü. Onlar da muazzam bir zekâ örneği gösterdiler: Dövüşü, dansın içine sakladılar.
Uzaktan bakan bir efendi, kölelerin Berimbau denen o tek telli çalgı eşliğinde garip bir şekilde sallandığını, yere eğilip kalktığını sanıyordu. "Eğleniyorlar işte" deyip geçiyorlardı. Oysa o "dans", aslında ölümcül tekmelerin, ani kaçışların provasıydı. Capoeira'daki o meşhur "Ginga" (sallanma) hareketi, sadece ritim tutmak için değil, hedef şaşırtmak içindi. Yani, düşmana "ben buradayım ama aslında yokum" demenin bedensel haliydi.
Şimdi rotamızı okyanusun ötesinden kendi evimize, Ege’ye çevirelim. Burada, kendi kültürümün, üzerinde yıllarca çalıştığım o muazzam mirasın, Zeybekliğin kapısını aralayalım.
Capoeira ne kadar akışkan ve gizliyse, Zeybek bir o kadar net ve meydan okuyucudur.
Osmanlı’nın son dönemlerinde, otorite boşluğunun ve haksızlıkların ayyuka çıktığı zamanlarda dağa çıkan Efe, halkın gözünde sadece bir eşkıya değildi; o, "devletin yetişemediği yerde adaleti sağlayan" bir baba figürüydü.
Peki, bu iki kültürü; Brezilya’nın sıcak, nemli ormanlarından çıkan Capoeira ile Ege’nin sarp kayalıklarından inen Zeybek’i yan yana koyduğumda ne görüyorum?
İlginçtir ki, tarih her iki grubun kaderini benzer yazmış. Hem ilk Capoeira ustaları hem de ilk Zeybekler, dönemin resmi otoriteleri tarafından "suçlu", "serseri" veya "baldırıçıplak" olarak yaftalanmıştır. Ancak her iki grup da kendi halkları tarafından kahramanlaştırılmış, türkülerde ve efsanelerde yaşatılmıştır.
Capoeira "Roda" denilen bir insan çemberi içinde yapılır. Zeybek de köy meydanlarında, halkın çevrelediği bir alanda icra edilir. Bu çemberler, aslında korunaklı bir alandır. "Biz biriz, dışarıdaki tehlikelere karşı sırt sırta verdik" mesajını taşır.
İşte en büyük fark burada yatıyor. Capoeira'nın temelinde Portekizce "Malícia" denilen bir kavram vardır; yani kurnazlık, kandırmaca. Rakibi şaşırtmak esastır. Zeybeklikte ise esas olan "Mertlik"tir. Efe şaşırtmaz, Efe saklanmaz. "Vuracaksan alnımdan vur" dercesine göğsü açıktır. Biri hayatta kalmak için gölge olmayı, diğeri ise dağ gibi durmayı seçmiştir.
Bugün modern dünyada Capoeira popüler bir spor, Zeybek ise düğünlerimizin en asil süsü, salon gösterilerinin vazgeçilmezi haline gelmiş olabilir. Artık ne Brezilya sokaklarında köle sahipleri var ne de Ege dağlarında zaptiyelerle çatışan Efeler...
Ancak bu dansların her adımında, her diz vuruşunda veya her taklasında, yüzyıllar öncesinin "özgürlük arayışı" saklıdır. Ben bu işe gönül ve emek vermiş bir kişi olarak, bu dansları icra ederken o ruhu hissetmeye ve hissettirmeye çalışıyorum.
Bir dahaki sefere bir Zeybek izlediğinizde veya Capoeira yapan birini gördüğünüzde, sadece estetik hareketlere odaklanmayın. O hareketlerin arkasındaki teri, kanı ve "yıkılmadım, ayaktayım" diyen o inatçı, asil insan ruhunu görmeye çalışın.
Çünkü dans etmek, bazen hayata karşı en güzel, en estetik direniştir.
Sağlıcakla kalın, sanatla kalın.
Saygılarımla,
İbrahim AVCI